Anasayfa | Arsiv | Tarihce-i Blog | Profilim | 1.500.000'i geçti | Bir Rica
"Koca Yemeği" nasıl pişirilir?
Pişirdiğiniz yemek nasıl sizin eserinizse, erkeğiniz de öyle!.."Koca Yemeği" nasıl pişirilir?
Bu tabir garibinize gidebilir. "Koca Yemeği" de ne demek?
Lezzetli yemekler pişiren bir hanım, kocasını da pişirip olgunlaştırmazsa, hayatın tadı kaçabilir. Bunun için, mesut olmanın bir sanat, bir bilim dalı olduğu peşinen kabul edilmelidir. Hâlbuki şimdi gençlere her türlü bilgi veriliyor, mesut olmanın şartları anlatılmıyor. Mesut olmanın şartlarını bilmeyen genç, evleniyor, bir sürü problemlerle karşılaşıyor; tecrübelerle mesut olmanın yolunu bulmaya çalışıyor amma, bu da çok pahalıya mal oluyor.
Evet, koca yemeği nasıl pişirilir?
Evvela kocanızın gönlünü tenkitlerle kırmayın. Kırılırsa sevgi çiçekleri solar.
Her insan annesini sever. Bunun bir manası da, her insan her yaşta biraz çocuk gibidir. Öyleyse çocuğunuza gösterdiğiniz şefkati, kocanızdan esirgemeyin.
Kocanıza yaptığınız hizmet, hiçbir zaman "hizmetçilik" manasına gelmez. Çünkü siz kocanıza hizmet ettiğiniz ölçüde, onu kendinize "hizmetkâr" etmiş olursunuz.
Her kadın, kocasını tesiri altına alabilir! Yeter ki kadınlar bunun sırrını bilsin. Nitekim yabancı ülkelerde pek çok aile mesut yaşarken, bizde en ufak sebeplerden boşananlar görülebiliyor... Demek ki mesut olmanın sırları vardır. Kim bunları yakalarsa, mutlu olur.
Şunu hiçbir zaman unutmamalıdır ki, çirkin kadın yoktur; huyu çirkin olan kadın vardır.
Denecek ki, "Niçin hep kadın üzerinde duruyorsunuz? Erkeklerden de söz ediniz!"
Başta da söyledik; mesut olmanın şartlarını kadın da erkek de öğrenmek zorundadır. Fakat erkek kadına daha fazla muhtaçtır. Dikkat edilirse dul kalan erkekler, hemen evlenmek cihetine giderler. Erkek de, çocuklar da kadına muhtaç olduğu için kadın, yuvayı yapan dişi kuş gibidir. Erkeği yuvaya bağlamak kadının elindedir.
Bir ailede reis, şu veya bu değildir. Evin reisi, "MESUT OLMAKTIR!" Eşler, cennet gibi dünyayı başlarına cehennem etmemek için mesut olmanın çarelerini aramalıdırlar. Burada en büyük pay, kadına düşmektedir.
Her türlü erkeği, kadın, şefkatiyle, güler yüzüyle ve tatlı diliyle muhakkak yola getirebilir. Kadınlar şunu unutmasın ki, hiçbir erkek tartışmayla yola getirilemez! Akıllı bir hanım, kavgayla, ısrarla değil, eşine yardımcı olmakla, isteklerini insanlığa uygun şekilde yerine getirmekle yola getirebilir.
Eğer evin hanımı, kocasını güler yüzle karşılayabiliyorsa, yerine oturana kadar yardımcı oluyorsa, sonra yemeğini, çayını, kahvesini zamanında yerine getiriyorsa, hele hele sohbet edecek kadar halden anlıyorsa, bu erkeğin gözü neden, hangi sebeple dışarıda olsun?
Eşiniz açken, uykusuzken veya bir işi acele yapma noktasında iken, ondan herhangi bir istekte bulunmayın. Çünkü bu hallerdeyken erkek, ters cevap verebilir.
Her zaman halinizden memnun olmaya çalışınız.
Bir erkek için en büyük bahtiyarlık, karısının kendisini beğenmesidir!..
Çocuğunuza nasıl bakıyorsanız, eşinize de öyle bakınız. O zaman çocuğunuz sizi ne kadar seviyorsa, eşiniz de o kadar sevecektir.
Toplumumuzda aile hayatına müdahale çok görülür. Şunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamalı; eşler mesut olmak zorundadır. Ana-babanın hukuku kadar eşimizin de hukuku korunmalıdır.
Yemek nasıl sizin eserinizse, erkeğiniz de öyle!.. Erkeğinden şikâyetçi hanımlar "Acaba hangi hususta hata yapıyorum?" diye kendini kontrol etmeli ve noksanlığını erkeğine sorarak öğrenmeli.
Hiç düşündünüz mü, midemiz güzel yemekler istediği gibi, beyin ve kalp midesi de bir şeyler istemekte...Acaba bunlar nedir?..
Erkeğin zaafları bellidir. Kadın bunları çözerse, erkeği kendine bağlar. Bir kadının sadece tutumlu olması, güzel olması, güzel yemek pişirmesi erkeğe yetmiyor. Eşine hayat yoldaşı olması gerekiyor...4444 kez 'Çiyse laiktir laik kalacak'
Taraf Gazetesi'nin huysuz ninesi Dr. Sivilay Abla bu perşembe köşesinde okurlarının türban düzenlemesiyle ilgili kaygıları paylaşmış, beraber çözüm aramış:Bu hafta başörtüsü ile ilgili çok sayıda soru aldım. Kısaltarak buraya koyduğum sorularınıza kısa cevaplar vereceğim. Zira bugünlerde olan bitenler benim de ruh sağlığımı bozdu. Size ne kadar yararlı olacağımı bilemiyorum.
Soru: Türbanlılar neden babaannelerimizin taktığı gibi takmıyor. O zaman bir sorun kalmayacak. (Şebnem Balaban-Aydın)
Cevap: Şebnem kızım güzel söyledin. Örneğin benim torunlarım görücü usulüyle evlenmeyi düşünüyor. Belleri ağrıyınca kupa çektiriyorlar. Yemeklerinde vitadan başka yağ kullanmazlar. Ancak ben örtülü olmadığım için başları örtme şansları yok. Bu konuda kara kara düşünüyoruz.. Başlarını örtmeye karar verirlerse senin babaanneni onlara ödünç verir misin?
Soru: CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal, "türban bizim geleneksel kıyafetimiz değil. Bir Arap üniformasıdır " diyor. Türk kızları neden geleneksel Anadolu giysilerini tercih etmiyor da bu Arap üniformasını giymekte ısrar ediyor? (Ankara Olgunlaşma Enstitüsü son sınıf öğrencisi)
Cevap: Baykal yine çok haklı. Halbuki biz sadece geleneksel kıyafetlerimizi giyeriz. Örneğin; blue jean Selçuklu döneminden kalma bir mahalli kıyafetimizdir. Göbek piercingi çok kadim bir şaman ritüelidir. Bildiğimiz tüm geleneksel Anadolu kıyafetlerinde sırt dekoltesi standarttır. Ayrıca bu Arap kıyafetleri Suudi Arabistan'ın Bursa eyaletinde ve Mısır'ın Denizli kentinde dokunuyor. Ben de anlamıyorum niye bu ısrar?
Soru: Üniversitede Türbanı serbest bırakan kanun çıkarsa kampusumuzun ve sınıflarımızın laikliğini korumak için ne yapmalıyız? (Rumuz: Doçent Dr. Kaygılı)
Cevap: Sayın Hocam, türbanlılar takımının hücum oyuncularını durdurmak için önce üniversite nizamiyesinde dokuz kişilik bir baraj kurun. Yine de barajı aşıp sınıfa girenler olacaktır. Örneğin; sınav tarihini değiştirin ama türbanlılara söylemeyi unutuverin. Bir şekilde sınavı öğrenip girenlerin kağıdını okurken yakın gözlüğünüzü bir türlü bulamayın. Bana ayrılan yer yetmediği için daha fazlasını sizin yaratıcılığınıza bırakıyorum.
Soru: Ben bir üniversite öğrencisiyim. Türbanlılar üniversiteye girerse üzerimde baskı kuracaklar ve beni de kapatacaklar diye çok korkuyorum. Acaba şimdiden ne gibi tedbirler almalıyım? (Çiyse)
Cevap: Sevgili Çiyse, Çantanda mutlaka biber gazı bulundurmalısı n. Sana yaklaşıp beynini yıkamaya çalışan bir türbanlıyla karşılaştığında yüzüne sıkabilirsin. Tabi bu işi telepatik yollardan da yaptıkları oluyormuş. Tıpkı şofbenden zehirlenenler gibi hiç hissetmiyormuş sun. Bu konuda en tesirli şey bir zikir matik almak, otobüste, metroda, tramvayda, ders aralarında olmak üzere günde 4444 kez "Çiyse laiktir laik kalacak" çekmek.
--
Dr.. Sivilay Abla
Ruh ve Sivil Hastalıkları Mütehassısı
Toplumsal Onarım ve Siyasal Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı
Adanmış bir ruh..
Adanmış bir ruh, kimseye yüzsuyu dökmezBilhassa imana ve Kur'an'a hizmet yolunda bulunan insanlar, mutlaka kendilerini iktisada alıştırmak zorundadırlar. Aksi halde, itibarlarını yitirme, güven kredilerini kaybetme ve davalarına laf getirme ihtimalleriyle karşı karşıya kalırlar.
Oysa, itibar ve güven, hizmet erleri için en geçerli akçe ve en büyük sermayedir. Güvenilirliğini yitirmiş bir mü'min, irşad vazifesini yaparken kendisine lazım olan bütün sermayesini kaybetmiş demektir. Bundan dolayı, adanmış bir ruh, hiç kimseye el açmamalı, yüzsuyu dökmemeli ve vaktinde geri verme imkânına sahip değilse başkalarından tek kuruş almamalıdır. Dava adamı yaşama zevki, hayat kaygısı, rahat tutkusu, lüks arayışı ve israf alışkanlığından fersah fersah uzak kalmalıdır. O, süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevazı halini ömür boyu korumalıdır. Kendisinden öncekileri yiyip bitiren lüks, israf, debdebe ve ihtişam onun evinden içeri girememeli, hele gönlüne yol bulamamalı ve ona hükmedememelidir. O, asla tavanlardaki boya, zeminlerdeki cilâ, masalardaki ibrişim ve yataklardaki atlaslarla kadr ü kıymetini yüceltme, giyim-kuşamla beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandırma, maddi debdebe ve ihtişamla dünya meftunlarına sempatik görünme peşinde olmamalı ve İslam'dan başka vesile-i izzet aramak suretiyle maskara durumuna düşmemelidir.
Unutulmamalıdır ki, mü'minler şekil ve düşünce değiştirmekle, kılık-kıyafet ve hayat tarzı açısından başkalarına benzemekle diğer kültürlerin temsilcilerine karşı asla şirin görünemezler; böyle yapmakla, sadece ruhlarını ipotek etmiş ve kalblerini de öldürmüş olurlar. Davranışlarındaki oynaklık, düşüncelerindeki renksizlik ve hayatlarındaki fantezilerle başkalarının gönlüne gireceklerini ve onları kendi düşünce çizgilerine çekeceklerini zannedenler, farkına varmadan yabancılara iltihak etmeye ve onların fikir atmosferleri içinde eriyip gitmeye mahkum zavallı kimselerdir. Ancak israf ve lüksten alabildiğine uzak duran, hep iktisat ve istiğna ruhuyla yaşayan ve izzeti, Din-i Mübin'e bağlılıkta arayan mefkûre kahramanlarıdır ki, ev yerine bir çadırı da mesken tutsalar, her öğün kuru ekmekle de karın doyursalar, üzerlerine elbise diye bir çuval da geçirmiş olsalar, -Allah'ın inayetiyle- başkalarına tesir edip kalb kapılarını açacak olanlar işte onlardır.
M. F. Gülen
En hayırlı genç...
En hayırlı genç kimdir?Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva-perest) gençler gibi yaşayandır" buyurmuştur.
Bu itibarla, ister kadın ister erkek en hayırlı genç, bir ayağı kabirde yaşlı bir insan edasıyla sürekli ölümü ve ölüm ötesini düşünen, âhiretine azık tedarik etmek için çalışıp didinen, gençlik heveslerine esir olmayan ve gaflette boğulmayan gençtir. O, nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde bile, öteler iştiyakıyla coşup cismanî arzularını gemleyebilmiş, kulluğu tabiatının bir derinliği haline getirmiş ve kendisini Hakk'ın yoluna vermiş bir adanmış ruhtur.
Yaşı açısından daha küçücük bir çocuk iken, Allah Teâlâ'nın hususî lütuflarına mazhar olan ve kendisine hikmet verilen Hazreti Yahya (aleyhisselam) bu yiğitler için en güzel örneklerden birisidir. Rivâyete göre; yaşıtı olan çocuklar, "Yahya, gel, sen de bize katıl; beraberce oynayalım!" dedikleri zaman, "Ben, oyun için yaratılmadım" diyen Aziz Nebî, oynamak çocukların şiarı olmasına rağmen, kendisi daha o yaşta hilkatin gayesini kavramış, dünyevî meşgalelerden mümkün olduğunca uzaklaşmış ve yaratılış hikmetine uygun bir gidişâtı ihtiyar etmiştir.
İşte, en hayırlı genç, Hazreti Yahya gibi, daha hayatının ilkbaharında, kulluğunun farkına varıp dünya misafirhanesini ebedî saadetin kapısını açmak için bir vesile olarak değerlendiren delikanlıdır. İman gücüyle şahlanıp iradesinin hakkını vererek nefsanî arzularını sınırlayabilen, her gün birkaç defa kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten var olduğunu ortaya koyabilen, en ulvî hislerle mamur ettiği gönlünü fizik ötesi âlemlere de açık hale getiren ve bu kemâle ermişlikle fütüvvet ruhunu temsil eden kahramandır.
Evet, bir gencin yaşlılara benzemesi, kanının en deli aktığı ve beşerî garîzelerinin kendisini sürekli dünyaya çağırdığı bir dönemde dahi âhiret yolcusu olduğunu unutmaması, başında şafak emareleri tulû etmiş, saçı-sakalı ağarmış bir ihtiyar gibi bir ayağı ötedeymişçesine yaşaması, şeytanın binbir oyununa rağmen olgun bir gönül adamı edasıyla hayatını dine, imana, Kur'an'a, hizmete adaması ve her zaman ihsan şuuruyla hareket ederek bütün cismanî isteklerine, şehevî arzularına başkaldırması, günahlara karşı isyan bayrağı açması demektir.
Hakk'ın mahbubu tevbekâr genç
Böyle bir genç hiç mi sürçmez, hiç mi düşmez, hiç mi günaha girmez? Tabii ki, en hayırlı genç de kimi zaman kayıp düşebilir. Zaman zaman tökezlemek, ara sıra sürçmek, yer yer devrilmek ve bazen şeytana aldanıp bir günah çukuruna düşmek nebîler haricinde her insan için söz konusudur. Ne var ki, iyiliğe kilitlenmiş bir yiğit, daha günaha kapaklandığı ilk anda seccadesine koşar, cürmüne hiç hayat hakkı tanımaz, onu hemen tevbe ile boğar ve en kısa sürede namaz, oruç, hac, sadaka, iman hizmetine müteallik meşguliyetler gibi salih ameller vesilesiyle günah kirlerinden arınır.
Gençlikteki ibadetlerin Hak katında daha sevimli olduğunu belirten Hazreti Sadık u Masdûk Efendimiz, "Tevbe güzeldir, fakat gençlerde olursa daha güzeldir; Allah tevbe eden genci sever." buyurmuştur. Bu zaviyeden, hayırlı genç Mevlâ-yı Müteâl'in rızasına ermek için kendisini ibadet ü taate veren ve ezkazâ bir günaha girdiğinde hemen helak olacakmış gibi kalbi tir tir titreyen, ilk fırsatta bir arınma kurnasına koşup isyan lekelerinden kalbini temizleyen bahadırdır.
Şimdiye kadar, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvrandığına şahit olduğum nice gençler vardır ki, gözleri harama iliştiğinden dolayı, inleye inleye gelip sadaka vermişler, hemen seccadelerine koşup Hak karşısında iki büklüm olmuşlar ve gönüllerini karartmasından korktukları masiyet izlerini gözyaşlarıyla yıkamışlardır. İşte, bir anlık gaflet sebebiyle gözüne ilişen bir haramdan dolayı kaddi bükülen ve "Eyvah, ben mahvoldum; Allah'ın bunca nimetlerine mazhar olmuşken günah yakışır mıydı bana, ne olacak şimdi halim?" diyen ve tevbe, inâbe, evbe basamaklarıyla hakiki kulluk ufkuna yükselen delikanlı, olgun bir ihtiyar gibi davranan ve şeytanî hücumlara karşı kalbini koruyup canlı tutan en hayırlı gençtir.
Haddizatında, insan, kalbi hayatdâr olduğu nispette günahlardan nefret eder ve onlara karşı içinde tiksinti duyar. Gönül hayatı itibarıyla bütün bütün mefluç olmamış bir kul, her masiyeti ruhunu yaralayan ve vicdanını kanatan bir iblis kurşunu sayar; işlediği bir günahtan dolayı binlerce nedametle dolar ve günlerce ızdırapla yatıp kalkar. Zaten, bir insan, içine düştüğü günahlar sebebiyle neredeyse hasta olacak kadar ızdırap çekmiyorsa, alışılageldiği üzere o da diliyle yüzlerce kez "Tevbe ya Rabbi!" dese bile, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanı kasıp kavuran pişmanlık hissi ve bu nedametin insanı iki büklüm etmesidir. Pişmanlığı ve af talebini dil ile söylemeye gelince, o sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, gerçek tevbe ancak ızdırap terennümünün ve masiyetten yiğitçe sıyrılıp ilahî dergaha dönüşün ünvanıdır.
M. F. Gülen
O kadar çok konuşuyorsun ki seni hiç anlamıyorum!
Şu çok meşhur “Ağzı olan konuşuyor” reklam repliğinin altında konuşulmaya değer ne kadar çok şey olduğunu düşündünüz mü hiç? Ağzı olan uzun bir süredir konuşuyor gerçekten. Hatta şu satırları çiziktirirken bile bir şekilde konuşuyor.Nispeten sessiz bir asırdan daha sesli, daha “gürültülü” bir asra doğru yelken açtık gidiyoruz.
Ve bu yeni asır içinde her birimiz onun içindeki bazı makineleri kendimize çok yakın bulduk, o kadar yakın bulduk ki ruh dünyamızı modifiye ederek onlara benzemeye başladık. Bu konuda açık ara önde giden cihazımız tabii ki tartışmasız TV’miz oldu. Her birimiz tıpkı karşısında yaşadığımız TV gibi ilginç organizma türleri olduk. Her birey minik birer TV’cik gibi kendi frekans aralığında yayın yapmaya başladı sanki. TV bize adeta kendi yaşam tarzını benimsetti ve biz de TV’mizi kapattığımız ender zamanlarda uydu olup çıktık sokaklara. Hep anlattık. İçinde diyalog kelimesinin bolca geçtiği monologlar kurduk. İletişim önemli şeydir deyip durduk sözü birileri zorla ağzımızdan alana kadar. Söz sıramız gittiği zaman biz de çekip gittik. Çünkü konuşma hakkımız dolmuştu, dinleme hakkımız ise hiç başlamıyordu ki zaten. Yarışma programındaki jokerler gibi oyunun sonuna kadar bizimle geliyordu kullanılmamış dinleme haklarımız.
Çağdaş duvar yazıları
Ruhumuza değen sadece TV’ler değildi elbet. Dünyada hangi site ne kadar ziyaret ediliyor’un uzmanı Alexa’ya göre; Türkiye’de blogger.com 19, wikipedia 23, eksisozluk 28, blogcu 35’inci sırada en çok ziyaret edilenler arasında. Bu rakamlar gazete ve haber sitelerinin rakamlarıyla kıyasıya rekabet içinde olan rakamlar! Yani mikrofonun ziyaretçilere bırakıldığı meydanlar olan siteler bize ruhsal bir deşarj alanı açıyor, konuşuyor, konuştukça açılıyor, açıldıkça konuşuyoruz. Duvar yazılarının çağdaş versiyonları olan bu konuşma meydanlarında belli ki çoktandır aradığımız bir şeyi bulduk.
Bitti mi?
Bu TV renkli yaşam tarzı bakın başka nerelere değdi? Günlükler. Sessizken bir terapistti, seslendiği zamansa (blok siteleri) narsist bir çığlık oldu.
Artık daha az sahne fobiğimiz, buna karşın daha fazla mikrofon bağımlılığımız var.
Eskiden yazarlarımız bolcana mahlas isim kullanırdı, yazarların her birinin 10’dan fazla mahlas ismi vardı. Şimdi değil mahlas isim kullanmak ismimizin yazılışında tek harflik hata yapılmışsa küplere binip hızla editörümüzü arıyoruz.
Sanatçı olsak da olmasak da alkışlarla yaşar olduk. Bizi alkışlayanları pek sevdik. Aslında sevdiğimiz, benliğimizin alkışın eliyle biz geri yansımasından başkası değildi.
Değerlendirme kriterleri arasına popülerliği de yazar olduk. Kâbuslarımızın arasına yalnızlığı ekledik.
Kendimizi göstermek için türlü dalavereler çevirirdik. Giyinmekten konuşmaya, her şey “görünme” prensibine göre inşa edildi. Hepimiz bugünlerde havaya bolca attığımız havai fişekler gibi kendimizi göstermek için havalara atıp atıp durduk, “beni de görün!” dercesine.
Herkes bir gün meşhur olacak!
“Pop is everything, everything is pop” tespitinin sahibi Andy Warhol bunu seneler önce söylemişti. “Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak!” demişti kehanetimsi bir öngörüyle yaklaşık 40 yıl önce. Hatta daha sonra Robert de Niro’nun “15 minutes” adlı filmine bile konu olmuştu bu tırnak içi tespit.
Evet dediği oldu, neredeyse herkes en az 15 dakikalığına öyle ya da böyle TV’ye ya da benzeri bir sahneye misafir olmaya başladı. Ve bunu çok sevdi. TV programları telefon bağlantıları kurmak, radyolar, faks mesajları okumak, web siteleri, gazeteler “sizin köşeniz” konseptine oturtulmak için vargücüyle çalışıp durdu.
Ne için konuşuyoruz?
Bütün bu panayır yerinin sebebi ne peki? Havada neden bu kadar çok ses ve ışık frekansı dolaşıyor? Bunun adı yüksek iletişim düzeyi midir dersiniz?
Psikolog olmaya gerek yok; iletişimin atar damarını yakalamanın sihirli sorusu aslında çok basit: Neden konuşuyoruz? Bir anlama çabasıyla mı, anlatma zorbalığıyla mı? İletişim cihazlarından geçilmediği bir çağda sayısız iletişim krizi yaşanması paradoksunu açacak tek soru aslında bu! Anlatma çabaları anlama çabalarının önüne geçmeye başladığı zaman işte iletişim krizi dediğimiz suya girdik demektir. Ne kadar açılacağınız, boğulup boğulmayacağınız ise size bağlı.
Özellikle bu çağda konuşmalar, yazışmalar, çoklukla “ben varım” solo müziğinde çalınan benlik geçit törenleridir. Sesini kısmaya ve daha arkadaki fonu duymaya başladığınız zaman iletişim denilen şeye gerçekten yaklaşmışsınız demektir. Yoksa ister sağlıklı iletişim için 40 altın kural kitabına bir 40 daha ekleyip siz yenisini yazın; ister iletişim uzmanı olacağım diye fakülteden fakülteye koşturun; kendi suyunuzdan çıkamadıkça o suda boğulmaya ve diğerlerini ıskalamaya mahkumsunuz demektir.
Asıl mesele konuşmaktan çok duyabilmektir. Diğerlerini duymak, anlamak ve ona göre davranmak kendi borunuzu detone şekilde üflemenizden, kulak tırmalamalarınızdan çok daha iletişim yanlısı bir çabadır. Gerçekte iletişim dedikleri şey de budur.
Ve yalnızlık…
Sanıldığı kadar menem bir şey değildir. Yalnızlık çoğu zaman kendine güven senfonisinin orkestra şefliğini, iç değerlendirmenin ateşleyiciliğini yürütür.
İçinden gelen sesi dinleme, dışarıdakilerin senin içinde yankılanan sesini dinleme şeklinde şu aralar biraz deforme oldu belki; ama yine de hâlâ en büyük bilişsel adımlar yalnızlık senfonisi içinde atılıyor. İçsel devinim denklemleri çoğunlukla yalnızlık konçertosunda kuruluyor.
Ve önümüzdeki çağ bütün bu çok seslilik adı altındaki narsist çığlıkların bağırmaktan sesinin kısıldığı, “ben” odaklı hikayelerin dramatik bir final sahnesiyle sonlandığı yıllar olacaktır. Gençleri bundan sonra narsisizmin içi boş çığlığının fark edildiği, bir anlamlı ses arayışı için herkesin içine çekildiği bir sahne bekliyor gibi.
Son Yazılarım- Erke Dönergeci
- Yargının Takdiri
- Seni Yağmurdan Sonra Seveceğim
- Müminin özel vasfı: Sabır ve şükür!
- Sen Gel Diye
Önceki | Sonraki