Anasayfa | Arsiv | Tarihce-i Blog | Profilim | 1.500.000'i geçti | Bir Rica
Erke Dönergeci
Kasım 2006’da bir grup emekli general ve bürokratın katılımıyla ‘çağın buluşu’ diye bir nane lanse edildiydi...
Erke Dönergeci...
Katılanların arasında eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş da vardı...
Sonradan, bu lanse edilen ‘buluş’un ‘üfürükten tayyare’ bişey olduğu söylendi...
Çoğu insana göre böyle bi buluş yoktu...
Erke Dönergeci kavramı, bi dönem bayaa bi matraklık malzemesi olarak kullanıldı...
‘Hadi len olur mu öyle şey, kendi kendine çalışan makine nerde görülmüş’ diye dalgalar geçildi...
Hakkaten de kimsecikler görmedi bu Erke Dönergeci denilen zımbırtıyı...
Sonra unutuldu gitti...
Geçen gün gazetede Ahmet Kekeç’le eski günlerden bahsederken, mevzu bu Erke Dönergeci’ne geldi...
Konuştuk, gülüştük...
Ben dedim ki, ‘Abicim, iyi hoş da normalde bi buluş lanse ediliyor... Onlarca bilim adamı olması gereken yerde, onlarca general ve bürokrat vardı bu nasıl iş?..’
Eve döndüğümde Erke Dönergeci mevzuu nedense hala kafamın içinde ‘çınnn çınnn’ çınlıyordu...
Yatağa yattım, bi türlü uyuyamıyorum...
Sağa dönüyorum Erke Dönergeci, sola dönüyorum Erke Dönergeci...
Uyuyamadım...
Kalktım, bi papatya çayı yaptım kendime... Beynim biraz yımışar sonra uyurum diye...
Hakkaten de papatya çayı iyi geldi...
Tekrar yattım...
Yatakta bir iki ‘dönergeç’ hareketten sonra uyumuşum...
Sonra bir rüya gördüm...
Rüyama eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş girdi (tövbeler olsun)...
Amma rüyadaki ismi başkaydı...
Bana dedi ki, ‘Merhaba Hasan Kaçan, ben Vural Yavaş... Sen bizim makinemizle maytap geçip durdun amma hiç düşündün mü?..’
‘Neyi düşündüm mü beyefendi?..’
‘Yavrum, ortada bişey olmasa o kadar emekli general, bürokrat biraraya gelir miydik, hokkabaz mıyız biz?’
‘Rica ederim beyefendi öyle bişey söylemedim. Amma ne bileyim, o kadar zaman geçti bir nane göremeyince...’
‘Hasan Kaçan gel takıl peşime sana bişey göstericeem..’
Vural Yavaş rüyamda beni böyle hangar gibi bi yere götürdü...
Karanlıkça, küflü-paslı, ürkütücü bir yer...
İçeride gravatlı, kara gözlüklü bi takım adamlar ve üniformalı şahıslar var...
Sanki bazılarını tanıyorum da çıkaramıyorum...
Böyle, ‘biçerdöver’ gibi bir makinenin etrafına toplanmışlar...
Üstünde kocaman, huniye benzer bir aparat, altında da kapaklı bir zımbırtı var...
Rüya bu, tam göremedim amma basit görünümlü, paslı puslu bişey...
(Mahallemizdeki rahmetli Oto tamircisi Numan Usta, bizim gibi veletlerle dalga geçmek için tenekeden bir alet yapmıştı. ‘Uzay dolmuşu yaptım, binin lan sizi uzaya götürücem’ diyordu, biz de saf saf biniyorduk teneke kutunun içine...
Sonra ‘Usta bi yere gittiğimiz yok, hani uzay dolmuşuna binmiştik?’ diye sorunca da, ‘Ulan işte dolmuşa bindirdim ya sizi enayiler’ deyip kahkahayı basıyor, biz hala saf saf bakıyorduk...
İlerleyen yaşlarda ‘dolmuşa bindirme’ lafının ne manaya geldiğini öğrendik amma o zamana kadar Numan Usta bizi tenekeden ‘uzay dolmuşu’na bindirip durdu ‘Bu defa tamir ettim’ falan diyerekten.)
Neyse, rüyamıza dönelim, demem o ki gördüğüm alet Numan Usta’nın yaptığı teneke ‘uzay dolmuşu’ndan daha basit bişeydi... Yoksa rüyada da olsa dolmuşa mı bindiriliyordum?..
‘Baak gördün mü?’ dedi Vural Yavaş...
‘Bu... Bu... Nedir bu?..’
‘Hah hah ha... İşte dalga geçtiğin Erke Dönergeci... Bu ilk modelimiz ‘Nokon!’
‘Anlamadım?’
‘Canım markaların modelleri yok mu, hani Fort-Fokus gibi, Reno-Klio gibi?’
‘Vaaar.’
‘İşte bu da Erke’nin ilk modeli Erke-Nokon’
‘Erke Nokon mu?’
‘Ne sandın!’
‘Hadi canım, bu muydu asrın buluşu dediğiniz alet!’
‘Evet bu!’
‘Beyefendi güldürmeyin beni, bu dandikten Erke-Nokon çalışıyor mu şimdik?’
‘Hem de takır takır!’
‘Nasıl yani?’
Vural Yavaş şuh bir kahkaha patlattı... ‘Gösterin şu Hasan Kaçan’a Erke-Nokon dönergecinin nasıl çalıştığını?’
Az önce bahsettiğim karanlık adamlar gariban birini alıp yukarıdaki delikten attılar, sonra dönergeçin etrafında bir halka oluşturup ‘Oooommm- Ommmm- Darrrr-Darrrr- Beee- Beee!’ gibi garip ayinsel sesler çıkarmaya başladılar...
Allah sizi inandırsın makine çalışmaya başladı...
Garip seslerin ardından makinenin altındaki kapak açıldı, yukarıdaki huniden atılan gariban, alttan eli silahlı bir adam olarak çıktı... Göğsünde de Süpermen’in ‘S’ gibi bi işaret vardı...
‘Bak gördün mü ürünümüzü... İşte karşında kahramanımız Samsamast!’
Valla, ne biliyim hayretlerim şaştı... Böyle bişey bilim-kurgu filmlerde olur sanıyordum...
Sonra birini daha attılar yukariki huniden, alttaki kapaktan eli bombalı silahlı göğsünde ‘Y’ harfi yazan biri çıktı...
‘İşte bu da diğger bir kahramanımız Yarasin!’
Nutkum tutulmuştu...
‘Eeee sadece katil mi üretiyor bu makine?’ dedim...
‘Şşşt... Ağzını topla kahraman üretiyor kahraman!’ deyip lafı ağzım tıkadılar...
Sonra bi takım gazeteler getirdiler...
Eski tarihli yeni tarihli... (Rüyalarda araya birden bakşa bişey girer ya, bir an sanki Ertuğrul mayın gemisini görür gibi oldum.)
Sonra bu buruşuk gazeteleri topladılar, dönergecin üstündeki yerden içeri tıkıştırdılar...
‘Asıl şimdi bak, ne maharetleri var bu makinenin’ dedi Yavaş abi...
Gene halka oldular, o garip ayinsel sesleri çıkardılar... ‘Oooom- Ommm- Paat- Kaaa Paat- Kaaa- Paat- Kaaa- Paaat!’
Dönergeç çalışmaya başladı...
Anladım ki bir tür enerji topu oluşturup çalıştırıyorlardı zımbırtıyı...
Sonra alttaki kapak açıldı...
Bu defa adam yerine kocaman kalın bir dosya çıktı...
‘Kapatma Davası’ yazıyordu üstünde...
Vay beee Erke dönergeci çalışıyordu hakkaten...
Akabinde ve detayında karanlık adamlar ‘niiihahahaaa!’ diye yiğrenç kahkahalar atıp beni kucakladılar, yukarıdaki delikten atmaya çalışıyolardı kiii...
Uyandım...
Hemen koşturup bi fıkaraya sadaka vereyim...
Cevşen
1970'li yılların sonu idi, İzmir'de Hatay taraflarında bulunan askerî hastanede yedek subaylığını yapan Dr. Mâcit Türkmenoğlu, bize bir hatırasını anlatırken, (özetle) demişti ki: "Beni bir akşam bir yere davet ettiler...Gittiğimiz yerde ruh çağırma seansı varmış. Ben bunların şeytan işi olduğunu, falancının ruhu diyerek gelenlerin aslında şeytan olduğunu ve insanları yanlış ve zararlı şeylere yönlendirdiğini biliyordum. Onun için, cehennem ateşine, dolayısıyla ateşten yaratılan şeytana karşı Peygamber Efendimiz'in (sas) okuduğu ve Cenab-ı Hakk'ın bin bir ismini ihtiva eden Cevşen duasının çok tesirli olacağını düşünüyordum. Onun için olanları seyredip Cevşen'in tesirini anlamak istedim. Masanın üzerine harfleri yazıp koymuşlar. Birer "evet" ve "hayır" yazısı yazmışlar. Bir de fincan bırakmışlar. Güyâ ruh çağırıyorlar. Gelen varlık, geldiğini belirtmek için masayı harekete geçiriyor. Sonra, kendisinin kim olduğunu fincan harflere gidip gelerek belirtiyor. Tek cevaplı sorularda ise evet veya hayıra gidip geliyor. Bir sürü saçmalıktan sonra, ben "Sen şeytansın!" dedim. "Evet" dedi. Bunun üzerine Cevşen duasını cebimden çıkarıp okumaya başladım. "Bırakın şu gırgırı" yazdı. Çok hızlı şekilde fincan harflere gidip geliyordu. Ben devam ettim. Artık fincan masanın üzerinde zabtedilmez hale gelmişti. Cevşen okumaya şiddetli şekilde itiraz ediyordu. Sanki çıldıracak durumdaydı. Ben onun tepkilerine hiç aldırmadan Cenab-ı Hakk'ın Esmaü'l Hüsna'sını okumaya devam ettim. "Hallisnâ, ecirnâ ve neccinâ minennâr"; yani "Allah'ım ateşten bizi koru, kurtar, halas eyle" derken zıvanadan çıkmış bir hal arz ediyordu. En sonunda, fincan masadan aşağıya düştü. Tekrar yerden alıp masanın üzerine koydular ve "Ruhlardan bir ruh gelsin!" diye tekrar tekrar çağırdılar, ama ne gelen oldu ne de giden... Zaten her çağırdıklarında gelen aynı şeytandı. Ya Cevşen karşısında yanıp tükenmişti veya ağır darbe alıp kaçmıştı..."
Fincan meselesinden kahve falına şeytanların rağbet gösterdiklerini tahmin ediyorum, ondan da uzak durmak lâzım...
Bu hatırayı anlatmamın sebebine gelince: Genetik uzmanı, fizik olimpiyat şampiyonu ve Japonya'da sinema eğitimi almış olan Hasan Karacadağ'ın "Semum" filmi... Bu ismi Hicr Sûresi'nde geçen bir kelimeden almış: "Biz, insanı kara çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce (yani insan yaratılmadan önce) semum (zehirli) ateşten yaratmıştık." (Hıcr Sûresi, 15/26-27) İblis (şeytan) melek değil, cin idi. (Kehf Sûresi, 18/50) Şeytan insana apaçık bir düşmandır. (Yâsin Sûresi, 36/60)
Bu apaçık düşman, kıyamete kadar, insanları sapıtmak, vesvese vermek, her türlü kötülüğe sürüklemek, maddî-mânevî zarar vermek için durmadan uğraşacağına dair yemin etmiştir. (Âraf Sûresi, 7/17)
Şerli şeytanın zararlarından ancak ihlâslı insanlar kurtulacaktır. (Hıcr Sûresi, 15/40)
Cenab-ı Hakk'ın bin bir ismini ihtiva eden Cevşen duası Allah'ın izniyle bir koruyucudur. Cevşen'in mânâsı zaten "zırh" demektir. Mânevî bir zırh gibi, şeytanın maddî ve mânevî saldırı ve zararlarından Cevşen okumakla biiznillah korunabiliriz. Elbette, Cevşen'de geçen Allah'ın bin bir ismiyle, Cenab-ı Hakk'ı zikreder, mânen sır, hafî ve ahfa gibi duygu ve lâtifelerimizi gıdalandırırız. Bu arada Cenab-ı Hakk'ın himayesiyle şeytanların şerrinden de korunmuş oluruz. Ama unutmayalım ki, zikir bir ibadettir. Onun için sırf Allah rızası için ihlasla okunması gerekir.
Hasan Karacadağ'ın, bu filminde Cevşen'in bir zırh olduğu ortaya konulmaya çalışılmış. İnşaallah hayırlara vesile olur...
Ne hakla?
Hürriyet Gazetesi
Ve kaybetti
Bereket antilaik kesim (kimlerse onlar) “kazandım” diye ortalara fırlamadı.
***
Birileri -bilmiyoruz hangi hakla- Atatürk’ü seçime soktu. Hattâ “kazanırsa Atatürk kazanacak” diye peşinen bahse de girdi.
Ve kaybetti.
Bereket Atatürk düşmanları (kimlerse onlar) “Atatürk kaybetti” diye ortalara düşmedi.
***
Yine birileri, pırıl pırıl cumhuriyet kadınlarını kullandı. Milyonlarcasını meydanlara sürdü. Hattâ solda birlik diye bir emr-i vâki’yi “ülkenin son kozu” olarak onlara oynattı.
Ve kaybetti.
Bereket karşı taraf (kimlerse onlar) “türban kazandı” diye sokaklara dökülmedi.
***
Atlattığımız tehlikeyi görüyor musunuz?
Direkten döndük.
Ama huylu huyundan vazgeçmiyor.
Şimdi aynı kafa, yeni mitinglere hazırlanmaktadır.
Yine bahse girecek.
Yine kumar oynayacak.
Cumhuriyetin sahiden “bütün kazanımlarını” yine masaya sürecek.
Ve kaybedecek.
Bereket karşı taraf (kimlerse onlar) “demokrasi kazanmıştır”dan gayrı bir laf bilmiyor.
Kimbilir, belki öbür taraflarda hiç bezi yok.
***
Ama insaf.
50 yıldır aynı kumar oynanır mı?
Bu kumarbaza dur diyecek bir aklı başında kurum yok mu?
Yaşam tarzımız sürekli “kazananların insafı”na kaldıysa, biz ne yapacağız? Kaybedenlerin tamamen iflasını mı bekleyeceğiz?
Kaç yıl daha?
Ramazan OLMAK'tır

Ramazan bölüşmektir,
Ekmeği, zeytini, suyu...
Ramazan öğrenmektir,
Açlığı, yokluğu, sabrı...
Ramazan öldürmektir,
İhtirası, bencilliği, nefreti...
Ramazan erişmektir,
Şefkate, merhamete, kardeşliğe...
Ramazan arınmaktır,
Karanlıklardan, kötülüklerden, günahlardan...
Ramazan saydamlaşmaktır,
Oruçla, yardımlaşmayla, tefekkürle...
Ramazan buluşmaktır,
Dünle, bugünle, yarınla...
Ramazan kenetlenmektir,
Dedeyle, oğulla, torunla...
Ramazan çocukluktur,
Mahyalarıyla, hacıvat-karagözüyle, meddahıyla...
Ramazan kültürdür,
Direkler arasıyla, fasıllarıyla, sohbetleriyle...
Ramazan yücelmektir,
İyiliğe, erdeme, insanlığa...
Ramazan yaşamaktır,
Kulluğu, duayı, gözyaşını...
Ramazan yaşamaktır,
Anı, anıları, hayatı...
Ve Ramazan ulaşmaktır,
Sevgiye, dostluğa, bayrama...
İnşallah kelimesi
Zaman gazetesi
Bu sene İtalya'da verdiğim bir konuşmadan sonra yanıma gelen Filistinli yaşlı kadını hatırlıyorum. O sadece Arapça ve biraz da İtalyanca biliyordu. Bu iki dili de konuşamadığım için kadıncağızla anlaşamayız, konuşamayız sandım. Oysa o parmağıyla kitaplarımı, sonra da masanın üzerinde duran kalemimi işaret etti, gülümseyerek "Maşallah!" dedi. Ardından beni işaret edip eliyle bir çember çizdi havada, "İnşallah!" diye ekledi. Cümle kurmadan, İngilizce ya da Fransızca gibi ortak bir dile gerek duymadan, yanımıza çevirmen çağırmadan, sadece ve sadece bir "Maşallah" bir de "İnşallah" ile bana mesajını iletmeyi başardı o yaşlı kadın.
"Maşallah çok güzel yazıyorsunuz, inşallah tekrar gelin, tekrar kesişir yollarımız..."
Ben de gülümseyerek "inşallah" dedim.
"İnşallah, inşallah..." diye güldü ağız dolusu.
Tek farkı, o bu kelimeyi Arapçanın verdiği alışkanlıkla; a harfini açarak, yayarak. Ben Türkçeden gelen aksanla söyledim, daha hızlı, daha kapalı telaffuz ederek. Ama gayet rahat anladık birbirimizi.
Gündelik hayatımda üç kelimeyi çok sık kullandığımı fark ettim. Sırasıyla, "eyvallah", "inşallah" ve "maşallah". Birinci kelimeyi çok kullanmam zaman zaman etrafımdaki erkeklerden hayret dolu laflar işitmeme sebep oluyor. "Erkek lafıdır eyvallah, kadına yakışır mı bilmem!" diyenler dahi oldu. Kelimelerin de mülkü varmış gibi. Oysa kadınlara yakışır eyvallah, hem de nasıl.
Gelelim "inşallah" ile "maşallah"a. Yakın arkadaşlarımın önemli bir kısmı ya damardan sol veya kökten liberal ya da feminist /postfeminist yahut nihilist çevrelerden gelir. Bunların önemli bir kısmı pozitivist-rasyonel insanlardır. Zaman zaman takılırlar bana: "şu derviş merviş işlerinden ne anlarsın bilmeyiz..." Senelerdir birbirimizi böyle kabullenmişiz. Ama ilk defa bu hafta sadece inançla ve ruhaniyetle ilgili meselelere farklı baktığımızı değil kelimeleri de farklı kullandığımızı gördüm. Nasıl mı? İnşallah kelimesi yüzünden...
Sevgili bir dostumla sohbet ederken geçenlerde, ikimizin de beklediği bir hadiseden söz açıldı. Ben de "inşallah" diyecek oldum. "Ne münasebet!" dedi arkadaşım cevaben. Tuhaf bir sessizlik oldu aramızda. Anladım ki o inşallah kelimesini negatif bir şey olarak algılıyor. Bir anlamda "olmayacak duaya amin demek". Zaten gerçekleşme ihtimali düşük olan bir şeyi belirtiyor inşallah kelimesi ona göre. O da tepki gösteriyor. "İşimiz inşallaha maşallaha kaldıysa, iyi valla!" diyerek.
Oysa ben daha farklı kullanıyorum "inşallah" kelimesini. Olması kuvvetle muhtemel bir meseleden bahsederken, "son tahlilde Allah'ın izniyle olacak/olur" anlamında kullanıyorum. Benim gözümde inşallah kelimesini cümleye eklemek o işin gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğunu göstermiyor katiyyen.
Bir temenni var inşallah kelimesinde, bir de tevazu var kanımca.
İlginçtir, ben "inşallah" kelimesiyle yurtdışında gayet sorunsuz derdimi anlatıyorum da kendi ülkemde farklı çevreler arasında bu kelimenin anlam yitirdiğine tanık oluyorum.
Son Yazılarım- Erke Dönergeci
- Yargının Takdiri
- Seni Yağmurdan Sonra Seveceğim
- Müminin özel vasfı: Sabır ve şükür!
- Sen Gel Diye
Önceki | Sonraki