|| Kendini Düsünen Insan kendi kadardir! z a m a n a v u s t u r y a
Anasayfa | Arsiv | Tarihce-i Blog | Profilim | 1.500.000'i geçti | Bir Rica
y
YAŞAMA ÜSLÛBU - suskunlar meclisi... // ALİ TOKUL

Bilmek, bilebilmek, söylemek, söyleyebilmek

Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:

-Bu ateş aydınlatıcı bir şey! Demiş...

İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş... Demiş ki:


-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!

Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş... Şöyle demiş:

-Ve bu ateş yakıcı bir şey!

Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff! " diye ortadan kayboluvermiş... Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş.. Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi,
ancak içinde kaybolan bilebilirmiş! 

Allah Haramdan Kaçani Korur

Ünlü hükümdar Timur'dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh (XV. y.yıl) babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh'un çevresindeki bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi'nin dilinden düşürmediği

bir söz vardı: "Allah haramdan kaçanı korur" (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.)

Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi'yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor, yedikçe "Allah haramdan kaçanı korur" sözünü tekrarlayıp duruyordu. Hükümdar ve adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh Nimetullah Efendi'ye sordu:

- Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?

- Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.

- Ama hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin.

- Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz.

- Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o...

- Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti:

- Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal?  

Nimetullah Efendi sözünü bağladı:

- Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun...

Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua etti.

- Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada bulundu.


Büyük Zatlar

Büyük zatlarin büyük olmalarina bazi seyler sebep olmustur. Dostlarinin israrlari karsisinda dikkat ettikleri, prensip edindikleri hususlardan birkaçini bildirmislerdir. Bunlardan bazilarini, kiymetli eserlerden alarak yaziyoruz:

Hz. Ebu Bekir'e sordular: Allah için söyle, bu mertebeye ne ile eristin. Buyurdu ki:

Dinimi dünyaya tercih ettim. Ahiret için, Allah rizasini seçtim. Her zaman Allah'in hakkini üstün tuttum, her isimde sadece Allah'in rizasini gözettim ve bunun disina asla çikmadim.


Ayni sekilde Hz. Ömer'e (r.a) sordular. Buyurdu ki:

Allah dilerse bir kulunu aziz eder dilerse zelil eder. Bunu hiç unutmadim.


Hz. Osman'a (r.a) sordular. Buyurdu ki:

Kur'an ve Sünnete uydum. Allah'in her seyime vakif oldugunu hiç unutmadim.


Hz. Ali (r.a) de buyurdu ki:

Cihad ile eristim. 30 yil mücahede kilici ile ve hasyet zirhiyla ve vera kalkani ile, taat ve ibadet oku ile, gönül kapisinda oturdum. Allah'in rizasindan baska hiçbir seyi, gönlüme koymadim, hatirima getirmedim.


Hz. Lokman (a.s) buyurdu ki:

Emanete riayet, dogru söylemek ve malayaniyi [faydasiz sözü] terk edip, bana gerekmeyeni birakmakla bu dereceye kavustum.

Hz. Musa (a.s), Hz. Hizir'a, (Ledün ilmine nasil kavustun?) diye sordu.

O da, Günah islememeye sabretmekle dedi. Kavmi, Hz. Musa'ya, (Allahü teâlâ neden razi ise, onu yapalim) dediler.

Vahiy geldi: (Benden razi olursaniz, sizden razi olurum.) Allah'tan razi olan, Onun emirlerine uyar ve yasaklarindan kaçarak onun takdirine razi olur, böylece yüksek derecelere kavusur.


Imam-i Ebu Yusuf'un oglu ölünce, talebesine, Defin isini siz yapin. Ben hocamin [imam-i a'zam Ebu Hanife hazretlerinin] dersine gidiyorum dedi. Kendisini vefatindan sonra rüyada Cennette muhtesem bir hayat sürerken gördüler. Bu ne ihtisam, nasil kavustun dediler.

O da, Ilme, ilim ögrenmeye ve ögretmeye olan sevgim ile buyurdu.


Hz. Musa (a.s) , Peygamber efendimizin (s.a.v) sahip oldugu makamlardan birinin nurunu görünce, bayilacak hâle geldi, Resulullahin bu dereceye nasil yükseldigini sordu. Hak teâlâ buyurdu ki:

(Yüksek ahlaki sayesinde bu dereceye kavustu. Bu ahlak isardir. Ya Musa, ömründe bir kere isar edene, isar ahlaki ile bana kavusana hesap sormaktan hayâ ederim.) [Isar, muhtaç oldugu bir seyi kendi kullanmayip, muhtaç olana vermektir.]


Hadis-i serifte buyuruldu ki:
(Kiyamette, sorgusuz sualsiz uçarak Cennete gidenlere melekler, (Bu derece nasil kavustunuz) dediler. "Iki hasletimiz vardi. Yalniz iken de günah islemeye utanirdik ve Allahü teâlânin verdigi az rizka razi olurduk" dediler.) [Ibni Hibban]


Bayezid-i Bistami hazretleri de, Her yerde Allahü teâlânin gördügünü ve bildigini düsünüp, edebe riayet etmekle bu dereceye kavustum buyurdu.

Hz. Musa (a.s) , salih bir zata imrenip, kim oldugu sorunca, Hak teâlâ buyurdu ki: (Bu zat, su üç amel ile bu dereceye ulasti: Hiç haset etmedi, ana-babasina asi olmadi ve söz tasimadi.)


Bahaeddin-i Buhari hazretlerine bu dereceye nasil kavustun diye sordular, Resulullah efendimize tâbi olmakla buyurdu.


Alaaddin-i Attar hazretleri de buyurdu ki:

Hocam Bahaeddin-i Buhari'nin bana tek nasihati vardi: "Alaaddin beni taklit et" buyurmustu. Bunu yaptim. Onu taklit ettigim her hususta onun aslina kavustum.


Ebü'l-Abbâs-i Mürsi hazretleri sohbetlerinde hep; "Hocam Ebül-Hasan-i sâzili buyurdu ki, Hocam söyle anlatti" seklinde söze baslar, hep hocasindan nakiller yapardi. Bir gün biri; "Hep hocanizdan nakil yapiyorsunuz. Hiç kendinizden bir sey söylemiyorsunuz" demesi üzerine buyurdu ki:

Ben evden bir sey getirmedim. Ne kazanmissam dergahta kazandim. Hocamdan ögrendiklerimi "Allahü teâlâ buyurdu ki, Resulü buyurdu ki" veya "Ben diyorum ki" diyerek pek çok sey anlatabilirim. Ama bütün bunlari ögrenmeme, bu dereceye yükselmeme vesile, olan hocama karsi edebe riayet ederek, hep hocamdan naklederek konusuyorum. Uygun olan da budur.

Hocasindan bahsetmeyen, hep ben diye konusan kimsede hayir yoktur. En iyi âlim, kendinden söyleyen ve kendine baglayan degil, nakleden, vasita olandir. Dinimiz nakil dinidir. Iman ibadet bilgileri kiyamete kadar aynidir, degismez. Nakleden aziz, nakilsiz konusan rezil olur.


Süfyan-i Sevri hazretleri haramlardan ve süpheli seylerden kaçanlarin basinda gelirdi. Edep ve tevazuda benzeri azdi.


Dostlarindan biri kendisini rüyada görüp, Cennette nurdan kanatlarla uçtugunu gördü. "Bu dereceye nasil kavustun?" dedi. Dine uymakta çok hassas davranmakla buyurdu.


Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri, "Bu ise basladiginizda, temeli ne üzerine attiniz? Hangi ameli esas aldiniz da böyle yüksek dereceye ulastiniz?" diye soranlara buyurdu ki:

Temeli dogruluk üzerine attim. Hiç yalan söylemedim. Içim ile disim bir oldu. Bunun için islerim hep rast gitti.


Habib-i Râi hazretleri, agaç çanagini bir tasin altina tutar, biri bal, biri süt olmak üzere iki çesme akmaya baslardi. Oradakiler bu kerameti görünce, Bu dereceye ne ile kavustun dediler.

Muhammed aleyhisselama uymakla buyurdu ve devam etti: Hz. Musa'nin kavmi kendisine karsi olduklari halde hâre tasi onlara su verdi. Derecesi Hz. Musa'dan yüksek olan Resulullaha uyduktan sonra tas niye süt ve bal vermesin ki?


Bisr-i Hâfi hazretleri anlatir:

Rüyamda Resulullahi (s.a.v) gördüm, bana (Allahü teâlânin seni neden üstün kildigini biliyor musun?) buyurdu. Ben hayir deyince, (Sünnetime tâbi olman, salihlere hizmet etmen, din kardeslerine nasihat etmen, Ehl-i beytimi ve Eshabimi sevmen sebebiyle bu dereceye kavustun) buyurdu.


Râbia-i Adviyye hazretlerinin tevekkülü o dereceye ulasmisti ki;

(Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yagmur düsmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyadaki bütün insanlar benim çocugum olsa, Allahü teâlâya yemin ederim ki onlara nasil bakacagim düsüncesi kalbime gelmez. Çünkü, Allahü teâlâ hepsinin rizkini verecegini bildirmis ve üzerine almistir) derdi. "Bu yüksek derecelere ne ile kavustun?" dediklerinde; Beni ilgilendirmeyen her seyi terk ve ebedi olanin yani Allahü teâlânin dostlugunu istemekle buyurdu.

Allah (c.c) cümlesinden razi olsun...

(alinti)

Hayret!..

Bir gün bir adam, Hz. Ömer'e şöyle dedi: "Şu satranca hayret ederim.
Satranç tahtasının uzunluk ve genişliği birkaç karıştan ibaretken,
insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa, her oyunu mutlaka öbüründen
farklı olur. Hiçbiri diğerine benzemez."

Hz. Ömer de ona şu cevabı verdi:

"Bundan daha çok hayrete ve dikkate şayan olanı vardır. O da şudur ki,
insanın uzunluk ve genişlik itibarıyla bir karıştan ibaret olan şu
yüzünde, kaşlar, gözler, burun, ağız gibi organların yerleri
değişmediği halde, yine de, dünyanın dört bir yanında, yüzleri
birbirinin tıpatıp aynı iki kişi bulamazsın. Şu ufacık, el ayası kadar
bir yerde, böyle sonsuz farklılıklar yaratan Allah'ın kudret ve
hikmeti ne kadar büyüktür.

Ruhum Ruhunu Tanidi

Harem b. Hayyan (k.s), Veysel Karani (k.s) Hazretleri'ni görüp
konuşmak istedi. Onu bulduğunda Fırat nehri kıyısında abdest alıyordu.
Harem b. Hayyan selam verdi, el öpmek istedi.

Fakat Veysel Karani Hazretleri elini öptürmedi. Riyazet ve ibadet
etmekten zayıflamış ve benzi sararmıştı. İbn Hayyan ona duyduğu
sevgiyle ağladı. Veysel Karani Hazretleri de ağladı. Ardından:

-Ey Harem b. Hayyan! dünya zahmetlerinden dolayı halin nasıl, diye
sordu. Harem:

-Ey Üveys, beni daha önce görmüş değilsin. Benim ve babamın ismini
nerden bildin, dedi.
Hz. Üveys:

-Ruhum ruhunu tanıdı. Müminlerin ruhu birbirlerini tanır buyurdu.

Feridüddin Attar,Tezkiretül-Evliya

|©ynsm 2005-2008 & b3web|