|| Kendini Düsünen Insan kendi kadardir! z a m a n a v u s t u r y a
Anasayfa | Arsiv | Tarihce-i Blog | Profilim | 1.500.000'i geçti | Bir Rica
Anasayfa | Arsiv | Tarihce-i Blog | Profilim | 1.500.000'i geçti | Bir Rica
y
Müminin özel vasfı: Sabır ve şükür!
Sıkıntıların içindeki zahmetlere kilitlenip rahmetleri göremeyen bazı soru sahiplerine arz ediyorum bu konuyu.Bir adam, Efendimiz (sas) Hazretleri'ne gelerek şöyle sormuş:
-Ya Resulallah, demiş, bana öyle bir şey haber ver ki onu yapınca cennete layık hale geleyim.!
Şöyle anlatmış cennete layık hale gelme anlayışını:
-Allah'ın senin hakkındaki takdirine ya sabırla ya da şükürle karşılık ver; cennete layık hale geldin gitti.
Evet, maruz kalınan İlahî takdirlere ya sabır ya da şükürle karşılık vermek Neden ya sabır ya da şükür?. Çünkü mümin insanın özel vasfıdır bu sabır ve şükür. Bu özel vasfı sayesinde inanmış insan, hayatta karşılaştığı her durumu hakkında hayra çevirebilir. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, müminin her halini hayra çeviren bu özel vasfını şöyle haber vermiştir bizlere:
-Hayret edilir müminin haline. Üzücü bir olayla karşılaşsa sabreder kazanır, sevindirici bir olayla karşılaşsa şükreder yine kazanır. Yani mümin bu özel vasfı sayesinde her olayı hakkında hayra çevirebilir. Böylece tevekkül ve teslimiyeti ona hep kazandırır, hiç kaybettirmez.
Nitekim Lokman Hekim de müminin bu sabırlı halini şöyle izah der:
-Nasıl madenin kıymetlisi ateşe verilince üzerindeki pası dökülüp altından öz cevheri çıkarsa, Allah'ın sevdiği kulları da maruz kaldıkları musibetleri sabır ve tevekkülle karşılayarak günahlardan arınmış saf kulları haline gelirler...
Kaldı ki, bizim şer sanıp da üzüntü, sıkıntı duyduğumuz birçok olayların aslında şer değil hayır olduğu da daha sonraki sonuçlarından anlaşılır. Yanıldığımızı, boşuna üzüldüğümüzü de o zaman mahcubiyet duyarak idrak ederiz. Ama baştan o sıkıntıyı da yaşarız..
Hikmet alimleri müminin maruz kaldığı musibet ve sıkıntıları iki kısma ayırıyorlar.
-Kulun makamının yükselmesi için gelen sıkıntılar. İşlemiş olduğu günahın cezası olarak gelen sıkıntılar. Şurası kesindir ki, her iki hal de kulun lehinedir. Çünkü kul burada günahının cezasını çekmezse ahirete tehir edilir. Ahiretin cezası ise dünya ile kıyaslanamayacak kadar ağır ve acı olur. Bundan dolayı kamil insanlar maruz kaldıkları musibet ve sıkıntıları günahlarının peşin olarak verilen cezası diye yorumlayarak ayrıca bundan sevinç duymuşlar, musibetin içinde de yine bir nevi mutluluk hissetmişler.
Başa gelen musibetlerin, günahların karşılığı olduğuna dair verilen misalde şu olay anlatılır: Sahabeden bir zat, cahiliye devrinde tanıdığı bir kadınla yolda karşılaşır. Ayaküstü sohbetten sonra ayrılıp giden kadının arkasından bakmaya devam eder. Bu sırada önündeki çukura giren ayağı kırılır. Sonra Resulüllah'ın (sas) huzuruna gelerek kadına bakarken ayağının kırıldığını anlatınca Efendimiz (sas) şöyle bir hatırlatmada bulunur:
-Allah, bir kulunu severse onun işlemiş olduğu hatasının cezasını hemen peşin olarak verir, ahirete tehir etmez! Böylece kul, burada cezasını çektiğinden ahirete o günahla gitmekten kurtulmuş olur. Demek ki, maruz kaldığımız sıkıntılar işlediğimiz yanlışlarımızın bir bakıma cezasını teşkil ediyorsa, buna da üzülmemek, aksine sevinmek bile mümkün.. Ahirete tehir edilmeyip dünyada ödemek söz konusudur çünkü.
Kaldı ki, hikmet alimlerinin ikazına göre, dünyevî sıkıntılar korkulacak sıkıntılar da değildir. Asıl korkulacak sıkıntı ve musibet, dine gelen sıkıntı ve musibettir. Dinin emrini yaşama aşk ve şevkinden mahrum kalma musibetidir. Bu musibetin insana kazandıracak hiçbir hayır yanı yoktur. Ama dünyevî musibetin verdiği zahmet burada kalır, kazandırdığı rahmet ise ahirete beraber gider... İşte bu farktan dolayıdır ki hikmet alimi Sehl bin Abullah'a şikâyette bulunan bir adam "Evime hırsız girmiş, altınlarımızı çalıp götürmüş."deyince şöyle cevap vermiş:
-Bunlar dünyevî musibetlerdir.. Ya musibet malına değil de dinine gelse de, şeytan kafana girip vesvese vererek imanını çalmış olsaydı ne yapacaktın?
Asıl musibet bu musibettir.
Dini yaşama aşk ve şevkini kaybetme musibeti.
Korkacaksanız böyle musibetten korkun!.
-Ne dersiniz?
Maruz kaldığımız sıkıntı ve musibetlere böyle geniş şekilde bakabiliyor muyuz?..
AHMED ŞAHİN
//Allah'ın Merhameti//
PEYGAMBER ALEYHİSSELAM ashabıyla birlikte sefere çıktığı bir zamanda, bir kavme rastladı.''Kimlerdir bu kavim,''diye sordu.
''BizMüslümanz''dediler.
''Sen rasulullah mısın?''diye sordu.
''Evet''buyurdular.
''Babam anam sana feda olsun.Söyle, Allah merhametlilerin en merhametlisi değil midir?''
Allah'ın rasulü:
''Evet.O Erhamürrahimin'dir'' diye cevap verdi.
''Ananın çocuğuna olan merhameti daha üstün ve fazla değil midir?
''Evet öyledir.''
''Fakat bir ana çocuğunu ateşe atmaz?!''
Peygamber aleyhisselam, başını eğerek ağlamaya başladı.Sonra başını kaldırdı ve dedi ki:
''Allah kullarından iman etmemekte ısrar eden, ayak direyen, Allah'a karşı inatlaşıp 'La ilahe illAllah'demekten çekinen kişiden başkasına azab etmez.''
Dokunuş

Haşir meydanındaki insanlar,edeb ülkesine uçmak için sabırsızlanıyordu.Peygamberler, şehitler ve büyük veliler için herhangi bir problem yoktu. Ancak digerleri "Elli bin sene sürer" denilen bu yolu, dünyadaki hayatlarının karşılıgı olan
bir vasıta ile aşmak durumundaydı. Her insan, sevap ve günahlarını ortaya döküp ince hesaplar yaparken, sermayeleri yetmeyen bazı gençlerbir araya geldi ve kendilerine gözcülük eden meleğe başvurarak:
Bizler, dünyada iken meşhur bir yarışmaya katılmış ve ellerimizi günler boyu süren bir sabırla lüks arabaların üzerinden
çekmeyerek onları kazanmıştık, dedi. Bu gayretimize karşılık o arabaların verilmesini istiyor ve bu zorlu yolu onlarla aşmayı planlıyoruz.
Melek, yarşmanın detayını öğrendikten sonra:
"-Yanlış şeye dokunmuşsunuz" dedi. "Sizin arabanız, o yolda gitmez.
Gençler, biraz ilerideki insanları göstererek:
"-Şuradaki insanların da bir şeylere dokunduğu söyleniyor," diye itiraz etti."Ama şimdi cennet'e uçuyorlar."
"-Evet!..." dedi, melek."Onlarda dokundular.Hemde günde sadece bir saatçik."
"-Bir saat mi?" diye atıldı gençler. "Oysa bizler günler boyu çekmedik elimizi. Uyumadık, aç kaldık, nerdeyse ölüyorduk.
Peki onlar nelere dokundular?"
"-SECCADEYE", dedi melek. "Küçük bir seccadeye. Şimdi ise onlarla uçuyorlar.
Kal Deseydin

"Kal"deseydin kalırdım, demedin oysa...
Kuru bir "bitmesin"den başka hiçbir şey demedin.
Öyle kuru, Öyle soğuk, Öyle uzaktı ki ondaki anlam!
Bu kadar kolay mıydı her şey?
Bu kadar yakınmıydık uçuruma?
Savunmayacak mıydık sevgimizi?
"Kal" diye haykırmayacak mıydın ardımdan?
Düşündüğüm bu değildi... Hayal ettiklerim, beklediklerim başkaydı senden... Mücadele beklemiştim oysa, yelkensiz olan gemimizi kıyıya ulaştırırız sanmıştım...
Oysa o`nu denizin ortasında savunmasız bırakmama göz yumdun... Bu kadar yıpratıcı olamazsın...
Oysa bir anlam olmalıydı yaşadıklarımızda! Paylaşılan duyguların bir anlamı olmalıydı.
Yüreğimdeki martıların bir anlamı olmalıydı. Beynimizdeki melodilerin, aramızdaki çekimin, geçen akşam ki sohbetin bir anlamı olmalıydı.
Duygularımızın bir anlamı olmalıydı. Yüreğimdeki tüm MARTILARDI uçurdun şimdi...
Hangi yöne gittiler bilmiyorum, geri dönerler mi bilmiyorum. Dünya boşaldı mı ne! Neden bu kadar sessizleşti birden yaşam? neden artık parlamıyor yakamozlar? Neden artık gözlerimde rüzgar esmiyor? Her şey seninle mi kaldı yoksa...
Mantığım, mantığımı bana bırak lütfen, ona ihtiyacım var. Bazı şeyleri anlamak için ona ihtiyacım var!
Evet! Ben istedim ayrılığı, çıkmaz yollara yönelen bendim, kucağında bir yığın noktayla karşına çıkan bendim...
Kahretsin! Bunu neden yaptığımı bilmiyorum ve senin buna nasıl göz yumduğunu...
Tıpkı, balkondaki akasyaları sularken, fazla sudan dolayı sararacaklarını bilmediğim gibi...
Su onun için hayat olmadı oysa... Ve... Sen de benim tutunacak dalım! Bazı şeyler vardı aramızda biliyorsun, olmaması gereken ama daima varolan.
Farklı uçlardaydık seninle, farklı mevsimleri seviyorduk farklı zamanlarda...
Sen büyük fırtınalara vardın, bende lodostan bile ürküyordum. Oysa başardığımız şeyler vardı her şeye rağmen, daha doğrusu öyle sanıyordum...
Binlerce yıldız arasında, ayın güzelliğini gösterebilmekti tek amacım... Yıldızları söndürmekti...
Sorunları yok etmekti... "BİTTİ" deyişim öylesine bir şeydi, öylesine sıradan, şakacıktan...
"HAYIR" demeliydin! Hatta kıyametler koparmalıydın yüreğimde, hendekler açmalıydın yoluma gidemeyeyim diye. Sahip çıkmalıydın gözlerimdeki ay`a sevgimiz diye...
Beni yolumdan alıkoymalıydın... "KAL" demeliydin... Defalarca "KAL" demeliydin...
Oysa demedin... Belki de senin çiçeklerin çoktan solmuştu ve ben akasyaları kışın yaşatmaya çalışmakla hata etmişim...
Belki böylesi daha iyi oldu... "KAL" deseydin kalırdım... Hem de seve seve kalırdım.
Martılarla kalırdım, yakamozlarla kalırdım. Demedin oysa! Bilirmisin kaç çığlık olup yıkıldı yüreğim giderken...
Bilirmisin nasıl bir cana hasretti yüreğim, yolumdan döndürecek... Bilirmisin nasıl zor oldu ardıma bakmadan çekip gitmek...
"KAL" deseydin kalacaktım... DEMEDİN OYSA!
Yakarışım Sanadır Ey Rabbim!
Gecelerden sabahlara, karanlıklardan güneşlere doğru açılan yüreklerimizin perde aralıklarından süzülen nur katreleriyle geldim kapına!Biliyorum, güllerden geçer sana giden yolları Yakarışlarla, dualarla, tahiyyatlarla bezenir.
Ey rahmetiyle kalpleri evirip çeviren, Sana kalbimi getirdim.
Ey kalpleri nuruyla sarıp okşayan! Onulmaz yaralarla kan-revan kalbim avuçlarımda, kapına geldim.
"Selam olsun ömür seccadesini gönül dergahına serenlere" diyebilmeyi ne çok isterdim, ama biliyorum ne yüzüm var nede hakkim.
Öğrendim ki dua, aşığın maşuğuna bir haber salmasıdır; gözyaşlarıyla yazılmış bir mektubu. Ve bir bekleyiştir, iştiyakla, korkuyla, ümitle bekleyiş.
İste, zaman her saniyesini balyozlamaktayken ömrün, verilmemiş hesapların korkusuyla, titreyen yüreklerimizin bir lahza umut adına geldik kapına Ah gelebildik mi, bir haber var mi affına dair?
Acziyetimi alarak koynuma, bir dervis hırkasıyla, sevgili Eyyüb' unun sabrını yüklenerek gelebilmek isterdim kapına!
Meryem örtülerimle örtünebilseydim Tur Dağındaki o ses bir yankı bulabilseydi ruhumda insanlığım adına. Önünde bütün ruhumla secde edebilseydim.
Ey gökyüzünü kudretiyle sürmeleyen!
Rahmetini serp, taşlaşan gönüllere Ey Rabbim!
Sanadır münacatım, yalnız Sana olsun aşkım lütfeyle!
Bir avuç ateş böceği uçuver ne olur zifiri yüreklerimize. Kararan günlerimize, gecelerimize Ve ne olursan ol gel diyen aşıkların hürmetine, ne olur affeyle!
Seni aradım durdum gönüllerin yalnızlığında çöllerinin, menzilsiz yollarında ve bir katre rahmetine muhtaç toprağında. Ah perde, ah şah damarım! Sefkâtinin gölgesine sığınıyorum Ya Rabbim!
Hiçliğin zerresinden kavrulmaya can attığım demdir. Vedutsun! iltifatına muhtacız Ya Rabbim! Tenezzül buyur kulununu münacatına.
Dua dua açılırmış Sana giden kapılar. Hüzünlü bir sonbahar günü kapında yalvarmaya geldim. Senden korkum nar değil, kaybetme korkusudur. Dostu, en sevgiliyi, sıla-yı rahimi, cananı, canda kaybetme korkusu! Umudumsa rızan: ilahi ente maksudi..
Yüreklerimiz ezik Ya Rabbim! Yüzümüz yerde. Kaldırıp başımızı sonsuzluğa bakmaya yüzümüz yok! Layık olamadık. Pişmanlığın dehlizlerinde boğuluyorken ağlayamadık, derinden sessizce Zayıf irademizle, alaca karanlık yüreklerimizle bir damla gözyaşı getirebilseydik yürekten, ihlas adına. Biliyorum pişmanlıklara delil kabul ederdin
Yüreğin zayıf noktalarında mahkum oldum nefsimize. Ya Rabbim! Çıkar kelepçelerini o aleyhillanenin çıkar ne olur, dostlarının hatırına.
Âzad et Ya Rabbim! Şüphelerin oyuncağı olmuş aklin nezarethanesinden. Kutlu sevdanın gül kokusundan doya doya içir sinelerimize diri meyyitler gibi değil, sırat-i müstakim üzerinde günahlardan nurunla yıkanmış olarak yürümeyi nasip eyle.
Şehirler, evler mezar oldu Ya Rabbim! Her evden ceset kokuları yükseliyor semaya. Bedenler değil ruhlar ölü. Bizi nurunla dirilmeyi nasip eyle.
Biz sanemler inşa ettik yüreklerimizde gökdelenler boyu. Biz yeryüzü tanrılarının eteğini öptük. Diz boyu battık çirkefine alemin. Sahte dostları, riyakar aşkları çarparak yüzüne insanlığın, Sana koşmasını nasip eyle.
Tövbe kapılarının ardına değin açıldığı ve meleklerin kanatlarıyla yeryüzüne kapandığı günlerin rahmetinde yüzmekteyken edeb aşkını gönüllerimize nakşet.
İste can pazarında canımızı satmaktayız, bir iltifatın uğruna.
Gülistanında renksiz, kokusuz bir yaprak olmayı çok görme.
Yüce kapında kıtmir olanlardan eyle.
Elimizden, yüreklerimizden katran rengi günahlar dökülüyor.
Duaları semadan çevrilmeyenler hatırına, geceleri nurlarıyla sabahlara çevirenler adına, samimiyeti nakış nakış ömür gergefine isleyenler adına, tövbe ediyor, af diliyoruz dualarımızla
Ya Rabbim!.. Ben pişmanım!.. Ben pişmanım!..
Son Yazılarım
- Zaman Gazetesi 1 milyona ulaştı
- Erke Dönergeci
- Yargının Takdiri
- Seni Yağmurdan Sonra Seveceğim
- Müminin özel vasfı: Sabır ve şükür!
- Sen Gel Diye
- Erke Dönergeci
- Yargının Takdiri
- Seni Yağmurdan Sonra Seveceğim
- Müminin özel vasfı: Sabır ve şükür!
- Sen Gel Diye
Önceki | Sonraki